. . .
Sanat Teorisi
  Ana sayfa >> Makaleler >> Makale ve Araştırmalar >> Makaleler >> Makale Oku

Makale Başlığı: Şiir Üzerine Dağınık Düşünceler

Şiir Üzerine Dağınık Düşünceler Yazdır Google+ twitter facebook

Yazar: Attila Aşut • Eklenme Tarihi: 10.03.2005 00:37:46 • Görüntüleme: 3.499
Özet:
Söze "şiir" ve "şair" sözcüklerinden başlamak istiyorum.
Kimi yazarlar, "ozan" sözcüğünün anlamını daraltıp, bunu yalnızca "saz şairi" bağlamında kullanma eğiliminde olsalar da, ben "şair" yerine "ozan" demeyi yeğliyorum.
Kelimeler:

''ŞİİR ÜZERİNE DAĞINIK DÜŞÜNCELER''





Söze "şiir" ve "şair" sözcüklerinden başlamak istiyorum.



Kimi yazarlar, "ozan" sözcüğünün anlamını daraltıp, bunu yalnızca "saz şairi" bağlamında kullanma eğiliminde olsalar da, ben "şair" yerine "ozan" demeyi yeğliyorum. İki nedenden dolayı: birincisi, yalın Türkçe'den yanayım. İkincisi, "ozan"ın, güzel ve çağrışımlı bir sözcük olduğunu düşünüyorum.



Tabii, sözün burasında, hemen yeni bir güçlük çıkıyor karşımıza. Hadi, "şair"e ozan dedik, peki "şiir" için ne diyeceğiz?



Eski Türk kaynaklarında, şiir için "yır" sözcüğü geçiyor. "Yır", ayrıca "şarkı, türkü, nağme" anlamına da geliyor. "Yırlamak" ise şarkı, türkü, şiir söylemek...



Nurullah Ataç, 50'li yıllarda bu sözcüğü diriltmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Bilmiyorum, "yır", "hır"ı, ya da "yırlamak", "zırlamak"ı çağrıştırdığı için mi bu sözcük tutmadı!



Asaf Halet Çelebi gibi, şiirimizin "mistik" bir bilgesi saydığım sevgili Osman Numan Baranus (kendisi on yıl kadar önce Ankara'dan İstanbul'a göçtü ve sesi soluğu iyice kesildi!), şiir için "özün" sözcüğünü kullanarak bu sorunu çözmeye çalışmıştı. "Öz" ve "ün" sözcüklerinin bileşiminden oluşan bu sözcük, kanımca şiirin özlü bir tanımını da içermektedir. Baranus, "ozan"ın kardeşi saydığı bu sözcüğü yalnızca kullanıp savunmakla kalmamış, Ankara'da 1971-1973 yılları arasında çıkardığı şiir ağırlıklı bir yazın dergisine de ad yapmıştır. Gazete boyutundaki "Özün"ün ömrü çok uzun olmamışsa da -ancak 24 sayı çıkabilmiştir-, bu ilginç derginin yazın tarihimizde olumlu bir iz bıraktığını düşünüyorum. Ne var ki, "özün" sözcüğü de çok sınırlı bir sanatçı çevresinin dışına çıkamadığı için zamanla unutulup gitti. Yani demem o ki, üzerinde uzlaşma sağlanacak daha uygun bir karşılık bulununcaya dek, "şiir" sözcüğünden vazgeçmemiz pek olanaklı görünmüyor...



Şiir nedir?



Çok sorulmuş bir sorudur bu. Hiçbir zaman da yanıtını tam bulamamış bir soru... Kuşkusuz, pek çok ozan ve kuramcı tanımlamaya çalışmıştır şiiri. Ama, -eski deyişle- "Efradını câmi, ağyarrını mâni" biçiminde eksiksiz bir tanım çıkmamıştır ortaya. Şiir için söylenenler; "şiirsel sözler, şairane anlatımlar, ozanca betimlemeler" olmaktan öteye geçememiştir. Bunu doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü şiir, kolay kolay tanıma sığmaz. Şiirin atı gem tanımaz!



* Şiir ne bir savsöz, ne bir hikmet, ne ilginç bir buluş, ne de tek başına bir duygu, düşünce ya da imgedir. Belki bunların hepsidir, hepsinin bileşimidir...



* Bütün sanatlar gibi şiir de yaşamdam çıkmıştır ve yaşamla iç içedir. Hatta, yaşamın kendisidir. Bu nedenle, şiiri yaşamdan ayrı düşünemeyiz. Afşar Timuçin, gerçek şiiri, "yaşamın içine var gücüyle dalmak" olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Bunun için elbette hiç ödünsüz yaşamayı becerebilmiş olmak gerekiyor. Ödünsüz dürüst, ödünsüz serseri, ödünsüz sevdalı, ödünsüz deli, ödünsüz serüvenci ya da ödünsüz kavgacı... Kurnazca değil, gerçek bir sevdalı olarak yaşamak..." ("Bir Şairin Ölümü, Yaşam İçin Şiir, Nisan 1983)



* Ozanlar mutsuz insanlardır. Çünkü, insan soyunun en duyarlı, en kırılgan yaratıklarıdır şiir emekçileri. Aragon'un "Mutlu aşk yoktur" deyişi gibi, ben de "Mutlu ozan yoktur" diyorum.



* Sanat, gerçeğin yanındadır, ama gerçeğin doğrudan aktarımı değil, estetik yansımasıdır. Bu nedenle, incelik taşımayan slogancı şiiri devrimci sayamıyorum. Şiirde anlatım inceldikçe şiirsel düzey yükselir ve yaratılan ürün, işte o zaman sanatsal nitelik kazanır.



* Şiir, tüm sanatların en üstündedir. Örneğin, "resim gibi şiir" sözünde, bir bakıma şiiri küçültme anlamı gizlidir. Ama, "şiir gibi resim" denildiğinde, resmi yüceltme söz konusudur. En azından bana öyle gelir.



* Bir de şuna inanıyorum: Evliliğin aşkı öldürmesi gibi, gazetecilik uğraşı da ozanlığı öldürüyor! Bu yüzden, mesleğimin şiire düşman olduğunu düşünüyorum! Bana göre, ozanlıkla bağdaşmayan mesleklerin başında " gazetecilik" geliyor. Orhan Veli gibi, Evkaf'ta memur olmaktan bile beter bir iştir bu! (Sevgili Aytekin Karaçoban, "Şiir Postası"na geçtiği yazılardan birinde, kendi mesleğinden (sosyal danışmanlık/öğretmenlik) yola çıkarak, şiir-meslek ilişkisini şöyle irdeliyordu: "Şair, bu meslek içinde tümüyle uzakta bulmaktadır kendini. Bu meslekte düşe, düşlemeye yer yoktur. Oysa şiirin ana kaynaklarından biridir bu." Karaçoban dostumuz, buna bir de "yabancı bir ülkede yabancı bir dille düşünmenin güçlükleri"ni ekliyor haklı olarak. Ama, Karaçoban'dan bir noktada ayrılıyorum: Mesleği sevmenin şiir üretimine doğrudan bir katkısı olacağını sanmıyorum. Örneğin ben gazeteciliği severek yapıyorum ama, onu şiir uğraşıma düşman görüyorum!)



* Şiir denilen haspa çok kıskançtır, kendisinden başkasına zaman ayırmanıza hiç katlanamaz! İhmal edildiğini anladığında, hemen terk eder sizi! Yani şiir, "Viran olası hanede evlad-ü iyal var!" mazeretine pek kulak asmaz! Ozanın kendisine ihanetini ise "zinhar" bağışlamaz! Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın saptamasına katılıyorum: "Şiir kuma kaldırmaz!"



* Ozanlık sıradışı bir uğraştır, yani rutin adamın soyunacağı iş değildir. Çünkü ozan, aykırı insandır; toplumda hep muhalif kimliğiyle öne çıkar. Sürekli eksik gedik arayan, uyumsuz bir kişiliktir. Dikkat ederseniz, yazın tarihinde iz bırakmış özgün ozanlar, genellikle uçarı, bohem, aylak, hatta serseri ruhlu insanlar arasından çıkmıştır. Rutin adamın özgün şiire ulaşması güçtür. Tekdüze yaşam, ozanın yaratım kaynaklarını kurutur, can damarını keser. Belki de bütün dünyada kadın ozanların azlığı, bu olguyla açıklanabilir. Çünkü aylaklık, genellikle erkeklere mahsus bir yaşam biçimidir. Toplum, kadınların serserilik yapmasına iyi gözle bakmaz.



* Ozanlar, kalabalıklar arasında yalnız insanlardır. Okyanusun ortasında küçük adacıklar gibidirler. Çok acı çekerler. Dünyanın herhangi bir yerinde bir kıyım, bir haksızlık, onları derinden yaralar. Çünkü ince duyarlıkların kumaşını taşırlar.



* İyi bir ozan, dünyayı kavrayıp özümseyecek bir kültür birikimine sahip olmalıdır. Ama, edebiyatı iyi bilmek, iyi ozan olmaya yetmez. Tıpkı, İletişim Fakültesi'ni bitirmenin iyi bir gazeteci olmaya yetmeyeceği gibi... Salt yazın bilgisiyle şiir yazılacak olsa, en güzel şiirleri, yazın öğretmenlerinin yazması gerekirdi. Oysa Tevfik Fikret, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Cevdet Kudret, Behçet Necatigil, Cahit Külebi gibi az sayıdaki örneği saymazsak, genellikle kötü şiirlere imza atmıştır yazın öğretmenleri.



* Yetenek olmadan şiir yazılmaz. Ama yetenek, iyi ozan olmak için tek başına yeterli değildir. Sevgi gibi, şiir de emek ister. Şiirde işçiliği çok önemsiyorum. Yaşar Miraç'ın dediği gibi, "Ben bir şiir işçisiyim / Türkünün gümüşçüsüyüm".





· Şiirin ilkesi, kuralı var mıdır? Şiir, kuşkusuz bir disiplindir, hesap kitap işidir. Ama, yine de uzun boylu hesap kitap kaldırmaz. Salâh Birsel, yıllar önce (1950’lerde) “Şiirin İlkeleri”ni yazdı. Yenilik Yayınları arasında çıkmış beyaz kapaklı bu kitapçığı anımsıyorum. Usumda o kitaptan yalnızca bir tümce kalmış: “Şiir maydanoz değildir!” Bizim “şıngır mıngır” Salah Bey’e pek yakışan bir tanımlama değil mi?



Şiirin ne olup olmadığına karar verebilecek bir yetke organ, örneğin bir “Ozanlar Yüksek Kurulu” yok... İyi ki de yok! Biliyorsunuz, ozanlar birbirini sevmez; hep çekişip dururlar. Mehmed Kemal bu yüzden, bir kitabına “Şairler Dövüşür” adını koymuştu. Bana öyle geliyor ki, şiir adına “fetva” verecek RTÜK benzeri bir Yüksek Kurul (örneğin Meclis-i Şuara) olsaydı, yazın dünyasında kan gövdeyi götürürdü! İşte o zaman, RTÜK’ün ekran karartmalarından bin beter “yürek karartma” olaylarıyla yüz yüze gelirdik! En iyisi, herkesin şiiri kendine!..



· Şiir, yasa tanır mı? Cemal Süreya’ya sorarsanız, şiir, “anayasaya aykırıdır”, yani “yasadışı”dır. Yasadışılıktan murat, şiirin terörist ya da banka soyguncusu olması değildir elbet. Burada vurgu yapılan, şiirin, önceden belirlenmiş kalıplara, kurallara sığdırılamayacağı gerçeğidir.



· Şiir kural tanımaz dedim ama, kendimce “3 E Kuralı” ım var: Ekonomi, estetik, ezgi (müzik bağlamında)… Şiir, gereksiz söz kaldırmıyor, bu bakımdan sözcük ekonomisi çok önemli. Şiirin biricik aracı dildir. Ancak, şiir dili, gündelik dilin dışında bir dildir. Gündelik dil anlatıcıdır, şiir dili ise sezdirici, duyumsatıcı… Dil, şiirde imgeler aracılığıyla gündelik dil olmaktan çıkar ve bir “üst dil”e dönüşür..



· Şiir imgelerle yazılır. İmge, gerçekliğin, nesnelerin, ozanın zihninde yeniden yaratılıp adlandırılmasıdır. Nesnel gerçeklik bu yöntemle sanat ürününe dönüşür. Bir başka deyişle, gerçekliğin yeniden ve estetik bir düzlemde imgelere dönüşmesidir şiir. Estetiğin es geçildiği yerde şiir yoktur!



· Şiirde ses ve tını da çok önemlidir. Bunu da “3 E” kuralının sonuncusu bağlamında söylüyorum. Gizli bir müziği içselleştirip, iç sesini oluşturamamış bir şiirsel yapı, bende hep düzyazı izlenimi uyandırır. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in büyük ozan sayılmaları, imge ustalıkları yanında, şiirde müziğe verdikleri önemle de sıkı sıkıya bağlıdır. Ahmet Haşim, “Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyumsanmak üzre oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın bir dildir” diyor.



· Şiirde içerik ve biçim ilişkisi çok tartışılmıştır. Salt biçimci bir şiir anlayışını kendime yakın bulmuyorum. İçeriği her şey sayıp, biçim sorununu boşlayan yaklaşımları da… Şiirde yenilik, tazelik, içtenlik, yalınlık, önemseyip gözettiğim başlıca özelliklerdir.



· İmge, şiirin can damarıdır ama, acemi ozanlar elinde yozlaştırılmaya çok elverişli bir araçtır da. Saçmalığa varan anlamsız sözcük yığınlarını bir araya getirmekle imge yaratılmış olmaz. Hiçbir çağrışımı olmayan ölü sözcük dizileridir bunlar.Yeni şiirler neden belleklerde yer emiyor, ezbere okunmuyor? Çünkü, imgelemde ve soyutlamada sınır tanımıyor kimi ozanlar. Günümüzde şizofrenik sayıklamaları “özgün şiir” sananlar var. Oysa şiir us’u dışlamaz. Tam tersine, bilinç ve akıl işidir şiir. Ben kendi payıma, yaşamda karşılığı olmayan imgelere sıcak bakmıyorum.



· Bir de “putları yıkma” hikâyesi var…Her şeyi kırıp dökerek yenilikçi olunmuyor. Eskilere uluorta saldırarak kendimizi kanıtlayamayız. Sonunda, “enkaz” altında kalmak da var! Bizim yazın tarihimizde buna ilk girişen Nâzım Hikmet’tir. Ama, büyük ozanın sonra bu işten pişmanlık duyup özeleştiri yapması düşündürücü değil midir? Geçmişe diyalektik yadsıma yöntemiyle yaklaşıyorum ben. Yapılanları toptan yadsıyıp yoksamak yerine, olumluyu olumsuzdan ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir şey köksüz yaşayamaz. Şiir çölde oluşmaz. Geleneği olmayan bir devinimin geleceği de olmaz. “Tarih kötüdür” anlayışına katılmıyorum. Bir şey, toptan ne iyidir, ne kötü. Tüm kültürler, birikim üzerine kurulur. Birikimi ve sindirilmiş kültürü önemsiyorum.



· Sözün özü: Şiirin fazla lakırdıya gereksinimi yoktur. Şiir üzerine kuramsal gevezelik, insanı iyi ozan yapmaya yetmez. Büyük savlar, gürültülü manifestolarla ortaya çıkan yeniyetmelere gülüp geçiyorum. Genellikle bir atımlık barutu oluyor böylelerinin ve saman alevi gibi parlayıp sönüyorlar. Çünkü, yeterli hazırlıkları, altyapıları yok. Hiçbir birikime dayanmadan, salt ilgi odağı olmak için fırlıyorlar sahneye. Ama süngüleri çabuk düşüyor. Dikkat ederseniz, has ozanların çoğu, gösterişi sevmeyen, az konuşan, hatta düzyazıya bile yüz vermeyen kişilerdir. Örneğin Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiir konusunda yazılmış kaç yazısını anımsıyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Siz hiç Dağlarca’nın düzyazısını okudunuz mu? Okuyamazsınız, çünkü o şiirden başka bir şey yazmamıştır. (27 Mayıs1960 Hareketi’nden sonra, bir ara Vatan gazetesinde “Daha” başlıklı köşe yazıları yazmış olsa da, bunlar klasik köşe yazısı değil, şiir tadında kısa denemelerdir. Dağlarca, o sıralar önemli bir gazetenin kendisine sağladığı bu olanağı bile ozanca kullanmayı yeğlemiştir.)



· Yeni çağda şiirin durumu n’olacak? Yazı giderek yok oluyor. Şiir de mi yok olacak? Daha şimdiden olacakları görür gibiyiz. Şiir klipleri çekiliyor, şiir CD-ROM’ları çıkıyor! Doğal karşılayanlar olabilir. Doğrusu, ben çok yadırgıyorum bu durumu. Sanal yazı, digital şiir dönemi mi başlıyor acep? Sözü, sözcüğü dışlayan ve tümüyle görselliğe yaslanan bir teknik tasarıma şiir adı verilebilir mi?..



Ne diyordu Behçet Necatigil, “Şairler” için:



“Ne gördükse iyi kötü

Ömür biter biz hâlâ

Söyleriz.



Ne varsa şu dünyada

Türlü görüntüler

Gelsek de sonuna

Söyleriz.



Ne biter

Ne kalır geçmiş kitaplarda

Ölümden sonra da

Söyleriz.”



Acaba söyleyebilecek miyiz?



Neyse, biz yaşımızı başımızı aldık. Bu konuları da yeni kuşaklar, genç ozanlar düşünsün!




Makale Detaylar
Gönderen: Serdar
Derecelendirme: 0000000000 0%
Yazar İletişim: Bilinmiyor

Sadece üyeler yorum yazabilir. Üye olmak için tıklayın.

Ana sayfa | Makaleler

Aç

Haftanın Yazısı: CIA’nin Kültürel Silahı: Çağdaş Sanat

EN İYİ MAKALELERrss

Makaleler bölümündeki en iyi 5 içerik.
Eser Analiz Yöntemleri
Sanat olgusunun varlığını kavramanın en doğru yolu, sanat eserini çözümlemekte yatmaktadır. Bu konuya karşı XX.yüzyıl başlarında ilgi uyanmaya başlamış ve 1915 yılında Heinrich Wölfflin ve sonrasında Erwin Panofsky ...
Türk Resminde Kurtuluş Savaşı Teması
Sanatın toplumsal yapılara, bağlı gelişmesiyle, sanatçının yaratımını politik, ekonomik, kültürel şartlara uyumlu bir tavırla gerçekleştirmesi özdeştir. Bu arada tarihî sürecin hiçbir döneminde varlığı inkâr edileme...
Sokrates ve Felsefesi
M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon’un hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları...
Altın Oran
“Altın oran kavramı ve bu kavramın gizemi nedir?” diye düşündüğünüz olmuştur. Belki de bu kavramı ilk defa duymuşsunuzdur. Peki, nedir altın oran, nereden çıkmıştır, pratik hayatta kullanımı var mıdır? Doğada rastla...
Barok Dönem Cenovalı Ressamlar
İtalya’nın kuzey batısında, liman kenti olan Cenova (İ.Ö.218) Romalılar döneminden itibaren önemli bir merkez olarak tarih içinde yer almıştır. Cenova aynı zamanda İtalya’nın Orta Avrupa’ya açılan kapısı durumundadı...

SON 5 MAKALE  rss

CIA’nin Kültürel Silahı: Çağdaş Sanat
Soyut dışavurumcular, 1940’ların sonlarında ortaya çıktılar ve New York’u sanat dünyasının merkezi olarak kabul ettirdiler. Ancak kimileri onların, Soğuk Savaş Dönemi’nde Amerikan casuslarının piyonları olduklarını ...
Renk Teorisine Tarihsel Bir Bakış
Tarih boyunca uygarlıklar, renk teorilerini etraflarındaki dünyayı tanımlamak ve renkleri nasıl gördüğümüzü anlamak için geliştirmişlerdir. Ancak, ilk kez Aristoteles’in fikirleri renk teorisyenleri arasında daha ço...
Batılı Sanatçıların Çallı Kuşağı’na Etkileri
Çallı Kuşağı, bilinen bir diğer adıyla 1914 Kuşağı; Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde sanat hayatına atılan sanatçılardan oluşur. Bu sanatçılar yıkılan bir imparatorluğun ardından her anlamda yeniden inşa e...
Adorno, Debord ve Baudrillard’da Kültür ve Sanat
Theodor Adorno, kültür endüstrisi düşüncesinde sanatı ‘sığınak’ olarak görmüş, sanatın kitle kültürünün etkilerini azaltma ve onun işleyişinin dışında kalması gerektiğini önermiştir. Guy Debord, “gösteri toplumu” dü...

Navigasyon

Galeri
Üye/Ziyater
  • . Aktif üye sayısı (0)
  • . Aktif ziyaretçiler (23)
  • . Kayıtlı üye sayısı (1124)
  • . Yeni Üyelik
Açılış sayfası yap Sayfa basina git